Taze Yaşamak

Taze yaşamalısın. Taptaze. En güzel anı budur hayatın. Eskitmeden, en diri halinde iken yaşatmalısın. Sonra tadı kaçıyor işte. Yılın bu son gününü, yarın ilk gününü de. Ertelemeden, bayatlamadan varmalısın tadına. Yeni koparmışken vermelisin gülü. Kokusunu yitirmeden, rengini salmadan. İçinde hissettiğinde  koyvereceksin duygularını. Aklını kullanmadan. Eskitmeden dost sohbetlerinde. Kimseye sormadan. Sevdanı da feryadını da. Depolamadan içindeki soğuk kasalarda. Erken mi, zamanı mı, demeden vermelisin sahibine. Almasa da taze iken vermelisin.
   
Taze yaşamalısın. Çelmeden kimse seni. Düşürmeden dillere, ellere. Taze iken almalısın güneşin ışığını, suyun soğukluğunu.
Taze iken ağlayacaksın ağlarsan. Sonra beklemiş bulutların yağmurundan kaçar gibisin işte. Sararmadan, solmadan yapraklar. Özlemini taze iken gider. Henüz sen taze iken. 

Adı Sizde

Dışarıdan bakmak kolaydır çoğu zaman. Doğamızda mı var nedir? Bilmeden neye baktığımızı. Nasıl baktığımızın resmidir sözlerimiz. Anlatırken. 

Gördüğünde birini, tanırsın hemen. "Çok sevdim ben bunu", "ı-ıh içim ısınmadı", "sinir oldum", "tehlikeli biri" vb. Haydi diyelim ki tedbirli olmayı seviyorsun. Korkuyorsun  riske girmekten. Olumsuz tanımlamalardan, sıfatlardan vazgeçtim, sevdiklerine de aynı bakıyorsan eğer, gerçek olmamasından korkuyorum. Yani doğru değilse sevdiğin, seveceğin? Önü ardı olmaz bunun. Yargıdır işte. Sanki ön olunca zamanla değişecek de ardı olacak. 

Kanıtlamak zorunda kalmadan yaşamak varken. Zorlamayı sevmenin dürtüsü içinde kendimizi üzüyoruz ya. Buna yanıyorum. Sonra değiştiriverirsin  hemen, "ben seni yanlış tanımışım". Yok kardeşim. Ne değişti? Neden değişti diye soran yok. Cevabı olsa da "o" değildir değişen. Sensin. Benim. Birini görsen yolda kendine güvenden "kasılıyor" dersin dik duruşundan. Bilmiyorsun ki sırtındaki rahatsızlıktan. Cılız, şişko, kel diye etiketlersin. Yoksulluk mu, hastalık mı bilmeden. Süratli ve tehlikeli araba kullanıyordur asi. Hatta baba parası yiyen "tiki" dir. Bilinmez ki kaybetmek üzere olduğu birisi için hastaneye yetişmesi gerekiyor.
İnsan sarrafı oldum diye de keyiflenirsin. Sarraf olmak için aynısını daha öncede görmek bilmek gerekiyor. Her şeyin sarrafı olursun da "İnsan" sarrafı nasıl olunur ki? Yok bir benzeri. Bir tane o. Bu yüzden çok değerli. E sen bir tane olan insana nasıl sarraflık edeceksin.
Dışarıdan bakmaman gerekiyor demek ki. İçeriye bakmandır erdemli olan. Yani kendine bakman. Hangimiz kendimizi bu kadar içe dönük bakarak anlatıyoruz? Başkası hakkında saatlerce konuşabiliyorsan, kendini tanıtmaya gelince bir kaç dakika. Pehh.. İşte bu kadarım ben diyorsun. O da nerede doğdun, nerede okudun, kardeş sayın, yaşın, ve iş gibi. Bu kadarcık mısın?  Yok mu değerlerin, duyguların? Kendine özel tanımlamaların, becerilerin nerede? Neymiş efendim onlar özelmiş. Sen özelsin işte. Bana seni anlat kardeş. Sadece seni. 
Bırak beni.

Sonra da savunursun yine. "benim ön yargım" diye. Ne işine yarayacaksa. Dur biraz. Bekle. Kendini tanıyor musun? Beni tanımaya fırsat veriyor musun? Sonunda ne diyeceksen desene. Adını hatırlamıyorum da ne güzel söylemiş söyleyen."Tanrı bile beni yargılamak için ölmemi beklerken, sen kim oluyorsun da iki dakikada beni yargılıyorsun"

Kurtulacak mısın? Yargılarından. 



"Seni Seviyorum"



Gittikçe daha az kullanır oldun. Bazen birden bire bol keseden attığın, acelece söylenmeye gebe cömertliklerin ile. Hatta "deliler gibi" (nasılsa), çılgınlar gibi diyerek komuta ettiğin. Anlamını bile tam olarak aktarmadan, yaşatmadan çabucak tüketip, çabukça tükenen. Oysa duymayı hak edenlere de bir o kadar cimrileştiğin. Züğürt tesellisini " o bunu biliyor zaten"lerde bulan.  Fırtınalara direnen lakırdılar sonunda, kaldırım taşından "engel" diyerek vazgeçişler ile kaybettiklerin.
Kaç kişi hak ediyor gerçekten? Kaç kişi? 
Ne kadar ise sayma boşver. Söyle. Sevdiklerine " Seni Seviyorum" deyiver. Erteleme. Ne zamana kadar, ne kadar zamana kadar? Varsa, yüreğinin kıyısında bile az bir parça, göğüs kafesin bastırıyor olsa da, söyle lütfen. 
Ya da kabristanda söylemeyi göze almalısın. Benim gibi. Onu çok sevdiğimi. Babama

Keşke..

Ateş görmemiş bıçak gibidir bazen keşkeler. Duyguları değişmese de bıraktığı izler fark edilir. İlk anda hepsi aynı gibi gelse de, sonrasında renkleri değişiktir. Küçüklüğünden beri duyarsın etrafındaki büyüklerden. Kitaplara konu olmuştur. "Ben de yapmalıyım" diyerek satış rekorlarına katkı vermişsindir. Hatta kimisi lisans konusu yapmıştır.

Yetişkinliğinizin eğitim konusudur. "Hiç bir zaman demeyin" diyerek zihinlerinizde yer açmışlardır. Komik olan sana bu öğretide bulunan kişi(ler) de daha bir kaç dakika öncekilere demiştir keşke diye. Yıllarca hem izlemiş hem de söylemişsindir . 

Büyümesen  anlayacağım da, büyüyorsun işte. Önceki yaşlarında, aklında, bakışında olsa anlayacaksın. "Evet, bu işte" diyeceksin. Değişiyorsun. Sen gelişirken önceki dediğin aynı kalabilir mi? Şimdi oturduğun yerden baktığın gibi göremiyorsun ki o zamanları. Gelecek için temennide bulunurken, keşke diyorsan, öncekiler için de söylemelisin. Keşke..

Bu deneme girişimimde de "keşke daha önce yapsaymışım" dediğim gibi.